Sahip olunan hiçbir şeyden memnun olmamak, beklenti çıtasını sürekli yüksek tutup, sürekli huzursuz, memnuniyetsiz bir hayat sürmek, sürekli daha fazlasını, daha fazlasını istemek... Bu saydıklarım bana alışveriş bağımlılığından, doymak bilmeden sürekli yemek yemek  şikayetinden gelenlerin ortak noktaları. Yeterince sevilmemekten mustarip, standart bir hayat sürmesine yetecek kadar kazancı olduğu halde imkanların yetersizliğini sorun haline getirmiş danışanlarla çok sık karşılaşıyorum. Bu insanlar huzuru, sakinliği, dinginliği yakayalayabilecek asgari koşullara sahip oldukları halde, sürekli bir kaos içinde huzursuzluğu sıradanlaştırmış halde yaşamaktalar.

           Oysa aslolan anı yaşamak, hayatın tadını çıkarabilmektir. Bunun önkoşulu ise yetersizlik duygularından sıyrılabilmek, tatminsizliğin ardındaki nedenleri bulup bunlarla yüzleşebilmekten geçer. 

     Bu şikâyetlerle bana gelen danışanlarımın sorunlarının altında yatan temel algı "yeterince yok" düşüncesidir.  "Sevgi yeterince yok, eşim olması gerektiği gibi değil, çocuğum yeterince başarılı değil" Yeterince ‘den kastınız diye sorduğumda ise çoğunlukla buna verilebilecek bir yanıtları olmaz. Gerçekten de herhangi bir şeyin ne kadarının yeterli olduğunu cevaplamak zordur. Bunun yanıtının göreceli olması bir yana tatmin sınırı kişinin ihtiyaçları kadar kendisini nasıl şartlandırdığı ile ilgilidir çoğunlukla.  Durum üzerinde belirli bir süre çalıştıktan sonra görürüz ki bu tatminsizliklerin nedeni mükemmeliyetçilik ve kişinin kendini çok yüksek standartlara mahkûm etmesidir. 


      Mükemmeliyetçilik elimizi kolumuzu bağlayan, ne yaparsak yapalım bir türlü tatmin olamamamıza sebep olan bir durumdur. Çünkü mükemmelin tanımı yoktur. Bir kişinin her alanda tüm dünyadaki insanlardan daha üstün olması ve her yerde ve her alanda bir numara olması söz konusu olamaz.


      Oysa biliriz ki insanlar, harika, kusurlu, yeterli, yetersiz, iyi, kötü ve nötr taraflarının birleşimidir. Dünyada tüm insanlar hatta bu güne kadar yaşamış ve bundan sonra da yaşayacak tüm insanlar aynen böyledir. Güçlü yanları, zayıflıkları, yetenekli oldukları alanlar, yeteneksiz oldukları, herhangi bir varlık gösteremeyecekleri meseleler vardır ve bütün mesele kendi sınırlarını keşfedip bu sınırlar içinde tatminkâr bir hayat inşa edebilmektir. Yaptığı her işte en iyi olmak değil, yaptığı her işte doğru ve yeterli çaba sarf ettiğini bilmek ve elde edilen sonuca razı olmak, gösterilen çabanın mutluluğunu, huzurunu ve yeri geldiğinde gururunu yaşayabilmektir.

 
        Bunun aksi yani mükemmeliyetçilik takıntısıyla yaşamak ve çabalamak kendimizi yetersiz hissettiren bizi sonuç odaklı ve ya hep ya hiç biçiminde düşünen bireyler yapar. Buradan da çoğunlukla başarısızlık ve sürekli bir mutsuzluk hali çıkar.

    Ne yapmalı?  Önce yavaşlamalıyız. Bu tarz sorunu olan bireylere tavsiyem yavaşlamak. Sık sık frene basmak. Varmayı düşündüğü hedefleri, yapılacak işleri  küçük parçalara hatta günlük parçalara bölüp yarın hedefimle ilgili ne yapabilirim diye düşünebilmek..  Başarıyı ve sonucu değil, çabayı ve verimliliği öncülemek. En iyisini değil en doğrusunu yapmaya çalışmak,  kendi sınırlarını keşfedip yürüyebilmek..

 

* Yukarıda bahsedilen yöntemler kişiden kişiye değişiklik gösterebilir. Her danışanda aynı sonuca ulaşma garantisi verilemez.